23 Nisan 2009 Perşembe
22 Nisan 2009 Çarşamba
Jay Jay Johanson




Jay Jay Johanson iki sene aradan sonra 18'inde Ghetto'daydı. Dokuz seneden beri Türkiye'ye abone olduğundan çok çok rahattı.
It hurts me so ile başladı,far away, believe in you,on the radio ile devam etti. The girl i love is gone çaldığında ise benim için konser sona ermişti zaten.
Gece boyunca elinden ayırmadığı şişe suyu ve viskisiyle, şarkıları gibi yavaş hareketleriyle bizi yormadı. She's mine but i'm not hers, rush, so tell the girls that i'm back in town ve tomorrow ile geceye devam etti. Ayrıldıktan sonra "bir şeyler eksik kaldı" demememiz için yaptığı Suicide is painless ve milan, madrid, chicago, paris bisleriyle bizi mutlu ederek gönderdi.
21 Nisan 2009 Salı
28. Uluslararası İstanbul Film Festivali Üzerine
Festivale gittiğimi duyan bir arkadaş şöyle bir yorum yapmıştı: "Peki güzel film gösteriliyor mu hiç?" Bunun gibi önyargılara rağmen hemen hemen gittiğim tüm filmleri dolu salonda izledim. Dolu salonların ne kadar "dolu" olduğu hakkında yorum yapmayacağım lakin karşılaştığım birkaç olayı da anlatmadan geçmeyeceğim. İlk hafta Uzak İhtimal'e gittiğimde dört bir yanım film eleştirmeni(?!) kaynıyordu. Gerçekten bende mi bir sorun var, yahut yalnız gittiğimden midir her yerde bu insanlara rastladım. Cümleler de "O kuş ne kadar tombul.", "Neden ikinci bir yatak var orada?" ile sınırlı olmasaydı belki daha insaflı davranabilirdim. Bunun dışında günün dördüncü filmine gireceğim bir akşam Festival sineması önünden kız kaldıran insan tipini tanıdım. Olay şöyle gelişti. Kızımız fazla olan biletini satmaya çalışırken Yeni Rüya Sineması'nın eski etkisinden kurtulamamış arkadaşımız muhabbete girdi:
"İsminiz pek güzelmiş. Sanırım ikinci kez duyuyorum."
"Evet, olabilir. X var ya ünlü. Belki ondandır."
"Evet. Sizi daha yakından tanımak isterim."
"Maalesef şimdi filme gireceğim."
"O halde daha sonra buluşup bir kahve içelim."
"Dokuz buçukta da filmim var."
"Önemli değil, başka bir gün yaparız."
...sessizlik
"Telefon numaran var mı?"
"Imm, şey. Var."
"O zaman alayım. Görüşüp kahve içeriz."
"En iyisi sen ver bana numaranı, ararım."
"05... çaldırsana."
"Yok, daha sonra."
"Ama bak bilmediğim numaraları açmıyorum."
"Olsun benim numaram bilindik."
Biraz da sinema salonlarına değinelim. Daha önce Beyoğlu Sineması'na yalnızca bir defa, Hüküm adlı filmin galasına gitmiştim. O zaman herhangi bir sorun hissetmemiştim. Bu sefer ise -neyse ki tek filmim oradaydı- sinemanın kalbi olan Beyoğlu'na yakışmayacak bir hali olduğunu gördüm. En arkadan altyazıları okuyabilmek için belden itibaren 1.5 m'lik bir gövdeye sahip olmanız gerekiyor. Filmin İngilizce altyazısı bile olmaması da benim şanssızlığımdan kaynaklanıyordu herhalde.
Girişteki şu yazı da bu bir kompozisyon olsaydı sonuç bölümü için kullanılabilirdi:
"Beyoğlu Sineması kapanıyor. Kapanmamamız için sponsor bulmamıza yardımcı olur musunuz?"
Gelelim filmlere:
Genç Kız Pınarı: Açılışı bu filmle yaptım. İlk planda karnı burnunda Ingeri'yi görürüz. Aile Ingeri'ye evlilik dışı çocuk sahibi olmasından dolayı-ki Ingeri tecavüze uğramıştır- kötü davranır. Diğer planlarda ailenin Karin adlı, bakire olduğu sürekli vurgulanan kızı öndedir. Aile Ingeri'ye kötü olduklarının tam tersi Karin'e karşı da bir o kadar iyidirler. Bunun da etkisiyle Ingeri Karin'in tecavüze uğramasını diler.(Belki de bu hepimizin aklından geçer.)
Karin mumları kiliseye götürdüğü yolculuğunda tecavüze uğrar. Tecavüzcüler ise Karin'in elbiselerini satmak için ailesinin evine sığınmışlardır. Baba Töre, tecavüzcüleri cezalandırır.
İlk kez Bergman filmi izledim. Açıkçası bu güne kadar neden kendimi hazır hissetmemişim diye üzüldüm. Okuduğum her yorumda filmin saflığı anlattığı vurgulansa da en çok kader konusu öne çıkarılmış. Yakın plan, yer yer çenenin altından yüz görünmeyecek şekilde yapılan çekimler ve kadın ögesinin ön planda olması başlıca dikkatimi çekenler. İlk dönem Bergman filmlerinden olmasına rağmen izlenmeli.
Gir Kanıma: Fantastik filmlerden pek hoşlanmıyorum. Bunda ise alışılagelmiş filmlere göre farklı bir tarz denemişler. Normal hayatın içinde fantastik ögeleri görüyorsunuz. Yer yer Hollywood tadı alsam da değişik.
Garip Birisiyle Evlendim!: Bill Plympton! Bu nasıl güzel bir mizah anlayışıdır. Nasıl görsellerdir. Takibimdesin bu günden sonra.
Aslında bir biletim daha vardı Bill Plympton'un Ahmaklar ve Melekler'ine. Ancak geç kalma problemimden dolayı geçen sene I'm Not There'i kaçırdığım gibi bunu da kaçırdım. En kısa zamanda hepsini edineceğim.
Il Divo: Atlas Sineması'nın kapısında filme girmeden önce beklerken bir çift filmde çok konuşma olduğunu söyledi. Ayrıca çok İtalyan olduğu için girmemeye karar verip uzaklaştılar.
Giulio Andreotti Türkiye'de pek tanınan biri değil. İtalya'da ise Süleyman hep başbakan misali 7 kez başbakan, 27 kez bakanlık yapmış.Film bunu pek güzel anlatmayı başarabilmiş olsa da yine girişte gördüğüm çifte dönüyorum. Evet, çok fazla diyalog vardı filmi takip etmek için kendimi zorladım. Ama çok mu İtalyan idi? Eh bir zahmet olsun o kadar İtalyan siyasetini anlatıyorsunuz.
2008 Cannes Jüri Ödülü hak edilmiş.
Dağınık Yataklar: İlk defa Yeni Rüya'da film izleyeceğim için heyecanlıydım. Zaten sinemaya önyargı dolu gitmiştim. Hatta bu filmde sürekli rahatsız edici bir koku gelmesi -belki oturduğum yerden kaynaklanıyordu- önyargıma dayanak oldu. Gerçi sonradan çoğu filme Yeni Rüya'da gitmemle kırmayı başardım, neyse.
Çocukluk dönemlerinde tv'de gösterilen teenage filmlerini alıyorsunuz, tüm kalıplarını yıkıp üzerine baştan bir film inşa ediyorsunuz. Axl'in hayatında büyük yeri olan baba eksikliği, belki de bu yüzden erkek şefkatine ihtiyaç duyması, Vera'nın aşk oyunu ve yalanları. Unmade Beds ile Alexis dos Santos gelecek vaadediyor.
Uzak İhtimal: Normalde kendi listemde yoktu ama sevgili Lüzumsuz'un tavsiyesiyle gittim. Türk filmlerinin çoğu beni şaşırttı zaten ama en çok şaşırtan bu film oldu. Hayat Var'a giderkenki beklentimin ufak bir kısmını bile hissetmiyordum. Festival sonunda ilk 4'te sayabileceğim filmlerimden biri şu anda.
Görkem Yeltan'ın oyunculuğunu zaten beğeniyordum, bu filmle senarist yönünü de keşfetmiş olduk. Konusundan bahsetmeyeceğim, bulun, edinin, izleyin, bir şey yapın mutlaka. Gerçekten değer çünkü bu film için.
Gelelim Hayat Var/Uzak İhtimal kapışmasına. Herkes Hayat Var'ı-Hayat Var hakkında da yazacağım- daha çok destekliyordu. Lakin amiyane tabirle Uzak İhtimal aldığı ödüllerle Hayat Var'ı dövdü. Mahmut Fazıl Coşkun "Altın Lale Yılın En İyi Türk Yönetmeni", Nadir Sarıbacak "En İyi Erkek Oyuncu", Tarık Tufan, Görkem Yeltan ve Bektaş Topaloğlu da "En İyi Senaryo" ödüllerini aldılar.
Gölgesizler: Hasan Ali Toptaş'ın romanını okumadım. Zaten Ümit Ünal da filmi romanı unutarak izlememizi söylemişti.
Var mı yok mu? Kar neden yağar? Köy nerede? Esas berber kim? Giden geri gelir mi? Sürekli sorguluyorsunuz filmi izlerken. Görüntü açısından karanlık fakat Üç Maymun'u yakalayabilecek kalitede.
Yaz Saati: Beni sinemada uyutan ilk film olma özelliğinden dolayı kutluyorum.
İki Çizgi:Selim Evci'nin ilk uzun metraj filmiymiş. Belki bundan dolayı söyleşide de oldukça utangaç ifadesiyle karşımızdaydı. Evci, son dönemde yükselişte olan kırsal kesim filmi yerine şehirli filminden yana seçim yapmış. İlişkiler üzerine Selin ve Mert üzerinden giderek bir çözümlemeye varmaya çalışmış. Fakat her şey çok yüzeysel kalmış. Sadelikten oldukça hazzederim. Ama yüzeysellikle sadelik birbirlerine çok uzaklar. Sorma fırsatım olmadı ama sanıyorum ki Mert Eminönü taraflarında fotoğraf çekerken arabasının Kadıköy Esat Işık Caddesi'nde çekilmesi gözden kaçan bir mantık hatasıydı.
Pandora'nın Kutusu: Kutu açılıyor, birbirinden bağımsız üç kardeş, bir torun ve bir anneanne çıkıyor. Kardeşlerden en büyüğü Nesrin ana karakterlerle en ilintili olanı. Her iki kuşak da anneanne-torun Nesrin'i sevmiyorlar. Zaten Nesrin de sevilecek bir insan değil. Köye giderken yolda yiyeceği köfteden zehirleneceğini düşünecek kadar takıntılı. Her şey düzgün olsun istiyor.
Aylar önce San Sebastian Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü alan Pandora'nın Kutusu, Altın Lale'de Derya Alabora'ya En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getirdi. Zaten benim de fesivaldeki ilk 3'ümde.
Bu arada Yeşim Ustaoğlu çok genç görünüyor. 20'li yaşların sonunda sanıp kıskanmıştım hatta.
Üçüncü Sayfa Haberleri: "Fotoğrafçılık, sinemacılık ve gözlemcilik yetilerini kullanarak, Paris'in Beşinci Bölge Karakolu'nda, elinde kamerayla üç ay boyunca yatıp kalkan ve bu sürede oradaki polis memurlarının güvenini kazanan Raymond Depardon, neredeyse görünmez adama dönüşür." diyor festival kitapçığı bu film hakkında. Türünün belgesel olduğu bilinciyle gittim. Beyoğlu Sineması'nın boyun yamultucu atmosferinde izlerken aklıma da bir dolu soru takıldı. İzlediğim moc documentary miydi yoksa documentary miydi? Üç ay boyunca kapısında yattığın polisler kameraya bir süre sonra alışacaklardır. Ya polis merkezine gelen insanlar? Tecavüz vakasından hırsızlığa kadar onlarca insan görüntülenmiş. Bunlardan sadece ikisinin "Kamera bizi neden çekiyor?" diye sorması, bunun üstüne rahat davranışları garipti.
9.99$: Stop motion tekniğine zaten sarmış durumdayım. Gördükçe içim gidiyor. Ayrıntılar, ayrıntılar. Çok başarılı çok.
İki Bacaklı At: Bacaksız bir çocuğun bacakları olmak. Hem de günde 1$ için. Vücudunu bir at olarak kiralamanın fahişelikten ne farkı var ki?
9-10 yaşlarında bacakları olmayan bir çocuk. Onu okula getirip götürmesi için görevlendirilmiş 13-14 yaşlarında bir çocuk daha. Çocuklardan oluşan bir filmde ne gibi bir kötülük beklersiniz ki? Küçük efendi, bacaklarını alan mayına inat tüm nefretini bu kiralık bacaklara kusar. "Benim bacaklarım olsaydı senden daha uzun, daha yakışıklı olurdum." aklımdan çıkmayan sayılı repliklerden.
Günün üçüncü filminden sonra bu filmi izledim. Sinemadan çıktığımda uzun süre boşluğa baktım. Eğer bir tane daha filmim olsaydı kesinlikle izleyemeyecektim.
İranlı Yönetmen Samira Mahmelbaf oldukça genç. 17 yaşında ilk filmi Cannes'a gitmiş.(Kıskan kıskan) 23 yaşında ise Cannes Jüri Ödülü almış. Sinemacı bir ailede yetişmesinin de dünya görüşü ve yaptığı filmler üzerindeki etkisi kesinlikle yadsınamaz. Takhte Siah'ı da çok övülüyor, bulmalı.
11'e 10 Kala: Nejat İşler denilince herkesin aklından-istisna olsam da ben- karizma kelimesi geçer. Madem bu tabuyu yıkmak istiyoruz, 11'e 10 kala'daki kapıcı Ali'yi izleyelim.
Filmin farklı bir atmosferi var. Koleksiyoncu Mithat Bey'in evi-sürekli lafımı bölüyorum ama koleksiyonlara bayılıyorum- her kadraja girdiğinde eski ve toz kokusunu hissedebiliyorsunuz. Film, Altın Lale'de de Jüri Ödülü'ne sahip oldu. Bana göre festivalde izlediğim filmler arasında da kesinlikle ilk 3'e girer lakin Kerem Akça, ulusal yarışmadaki filmlerin kalite sırasında 13.lüğü layık görmüş. İki Çizgi'yi bile 3. sıraya koymuşken bu filmi nasıl bu kadar kötüleyebilir anlamıyorum.
Öteki: Mayınlı Bölge'den izlediğim tek film buydu. Çok fazla beğenir miyim beğenmez miyim endişesi yaşamamıştım. Haklı da çıktım zaten. İlişkinin bittiği noktadan sonraki dönemde Anne-Marie'nin nevrozlarını, sinir krizlerini, paranoyalarını yakından izleme fırsatı buluyoruz. Film bazen ötekinin yine kendisi olduğuna inandırıyor bizi. Konu açısından basit, işleniş açısından güzel.
Not: Ateş etme sahnesinde ön koltuklardan uykudan uyandırılmış edasıyla yüksek bir sesle "Aha kendini vurdu!" cümlesi işitildi.
Hayat Var: Sanırım hakkında en zor yazacağım film bu olacak. Mahalle baskısı var üstümde. Herkes beğendi de bir tek ben mi beğenmedim? O kadar övgüye rağmen sadece Ulusal Yarışma’da FIPRESCI Ödülü'ne layık görüldü.
Az diyalog, güzel. Kendi halindelik, güzel.
Yalnızlığı işliyoruz değil mi? Hayat'ın çevresinde bir dolu insan var. Babası, dedesi, annesi, annesinin kocası, üvey kardeşi, bakkal, hayat kadınları ve "tavşanım" diyen teyze. Bunlardan yalnızca tavşan teyze Hayat'a yakınlık gösteriyor. Diğerleri kendi derdine düşmüş insanlar zaten. Buraya kadar güzel.
Peki... Kızın yalnız başına mırıldanarak gezdiği sahneler çok ama çok uzatılmıştı. Gerçekten bir süre sonra dikkatimi verme eksikliği çekmeye başladım. Sonunda ona şarkılar söyleyen çocukla kaçar. Filmin sonuna kadar realist devam eden bu senaryoya peri masalı sonu olmuş mu? I-ıh olmamış.

Tapınma: Gizemli hava mı yaratılmaya çalışılmış, yoksa gerilim gibi mi çözemedim. 3 film izledikten sonra sapasağlamken kafamı yoran günün 4. filmi.
Anna İle Dört Gece: Zebercet'ten bile daha yalnızdır Okrasa. Karşı evde gözetlediği bir hemşireye aşık olur. Dört gece boyunca evine girerek sevdiği bu kadın için bir şeyler yapar. Düğmesini dikmesinden, ojesini sürmesine, bulaşıklarını yıkamasına kadar o kadar iyimser bir aşıktır ki asla sapık olarak adlandıramazsınız.
Yönetmen Jerzy Skolimowski filmden önce kısa bir konuşma yaparak filmi bize takdim etti. Ayrıca Altın Lale'de Yaşamboyu Başarı Ödülü aldı.
Ricky: Daha önce Ozon'un yalnızca 8 Femmes'ini izlemiştim. Pek hoşuma gitmişti. Bu sene festivalde Ozon filmi olduğunu ise çok tesadüfi bir şekilde öğrendim. Film boyunca agucuk bugucuk bir moddasınız zaten. Gerçek üstü ögeleri olmasına rağmen normal bir şeymiş gibi yansıtılması pek hoştu. Hiç sıkılmıyorsunuz. Sonucu başta gösterme ayrıntısına da bayıldım. İyi ki varsın Ozon!
Milk: Sean Penn ve eşcinsellik? Önüme birkaç seçenek koyulsa ve şıklardan birinde Sean Penn olsa bu rolü onun oynayacağına hayatta ihtimal vermezdim. Adam 21 Gram'da falan oynamış, erkeksi.
Neyse, son filmim Milk'ti. Rexx'te izledim.
Harvey Milk gerçek yaşamdan alınmış bir karakter. Eşcinsel haklarını savunması ve aktivizm hareketinde öncülük yapmasının da katkısıyla 70'li yılların sonunda San Francisco'dan meclis üyesi seçilir. Birkaç ay sonra Dan White tarafından öldürülür. İlginç olan ise Dan White bu suçtan dolayı sadece 5 yıl hapis cezası almış. Avukatları White'ın depresyonda olduğunu, yediği abur cuburların da bunu daha kötü bir hale getirdiğini savunmuşlar. Basın ise buna Twinkie Defense demiş.
Milk, Aktivizm yüklü ve Hair tadında bir film olmuş.
Bunu koymazsam içim rahat etmezdi. :)
AKBANK ISTANBUL FILM FESTIVALI REKLAM FILMI from Cagri Alici on Vimeo.
"İsminiz pek güzelmiş. Sanırım ikinci kez duyuyorum."
"Evet, olabilir. X var ya ünlü. Belki ondandır."
"Evet. Sizi daha yakından tanımak isterim."
"Maalesef şimdi filme gireceğim."
"O halde daha sonra buluşup bir kahve içelim."
"Dokuz buçukta da filmim var."
"Önemli değil, başka bir gün yaparız."
...sessizlik
"Telefon numaran var mı?"
"Imm, şey. Var."
"O zaman alayım. Görüşüp kahve içeriz."
"En iyisi sen ver bana numaranı, ararım."
"05... çaldırsana."
"Yok, daha sonra."
"Ama bak bilmediğim numaraları açmıyorum."
"Olsun benim numaram bilindik."
Biraz da sinema salonlarına değinelim. Daha önce Beyoğlu Sineması'na yalnızca bir defa, Hüküm adlı filmin galasına gitmiştim. O zaman herhangi bir sorun hissetmemiştim. Bu sefer ise -neyse ki tek filmim oradaydı- sinemanın kalbi olan Beyoğlu'na yakışmayacak bir hali olduğunu gördüm. En arkadan altyazıları okuyabilmek için belden itibaren 1.5 m'lik bir gövdeye sahip olmanız gerekiyor. Filmin İngilizce altyazısı bile olmaması da benim şanssızlığımdan kaynaklanıyordu herhalde.
Girişteki şu yazı da bu bir kompozisyon olsaydı sonuç bölümü için kullanılabilirdi:
"Beyoğlu Sineması kapanıyor. Kapanmamamız için sponsor bulmamıza yardımcı olur musunuz?"
Gelelim filmlere:
Genç Kız Pınarı: Açılışı bu filmle yaptım. İlk planda karnı burnunda Ingeri'yi görürüz. Aile Ingeri'ye evlilik dışı çocuk sahibi olmasından dolayı-ki Ingeri tecavüze uğramıştır- kötü davranır. Diğer planlarda ailenin Karin adlı, bakire olduğu sürekli vurgulanan kızı öndedir. Aile Ingeri'ye kötü olduklarının tam tersi Karin'e karşı da bir o kadar iyidirler. Bunun da etkisiyle Ingeri Karin'in tecavüze uğramasını diler.(Belki de bu hepimizin aklından geçer.)Karin mumları kiliseye götürdüğü yolculuğunda tecavüze uğrar. Tecavüzcüler ise Karin'in elbiselerini satmak için ailesinin evine sığınmışlardır. Baba Töre, tecavüzcüleri cezalandırır.
İlk kez Bergman filmi izledim. Açıkçası bu güne kadar neden kendimi hazır hissetmemişim diye üzüldüm. Okuduğum her yorumda filmin saflığı anlattığı vurgulansa da en çok kader konusu öne çıkarılmış. Yakın plan, yer yer çenenin altından yüz görünmeyecek şekilde yapılan çekimler ve kadın ögesinin ön planda olması başlıca dikkatimi çekenler. İlk dönem Bergman filmlerinden olmasına rağmen izlenmeli.
Gir Kanıma: Fantastik filmlerden pek hoşlanmıyorum. Bunda ise alışılagelmiş filmlere göre farklı bir tarz denemişler. Normal hayatın içinde fantastik ögeleri görüyorsunuz. Yer yer Hollywood tadı alsam da değişik.
Garip Birisiyle Evlendim!: Bill Plympton! Bu nasıl güzel bir mizah anlayışıdır. Nasıl görsellerdir. Takibimdesin bu günden sonra.Aslında bir biletim daha vardı Bill Plympton'un Ahmaklar ve Melekler'ine. Ancak geç kalma problemimden dolayı geçen sene I'm Not There'i kaçırdığım gibi bunu da kaçırdım. En kısa zamanda hepsini edineceğim.
Il Divo: Atlas Sineması'nın kapısında filme girmeden önce beklerken bir çift filmde çok konuşma olduğunu söyledi. Ayrıca çok İtalyan olduğu için girmemeye karar verip uzaklaştılar.Giulio Andreotti Türkiye'de pek tanınan biri değil. İtalya'da ise Süleyman hep başbakan misali 7 kez başbakan, 27 kez bakanlık yapmış.Film bunu pek güzel anlatmayı başarabilmiş olsa da yine girişte gördüğüm çifte dönüyorum. Evet, çok fazla diyalog vardı filmi takip etmek için kendimi zorladım. Ama çok mu İtalyan idi? Eh bir zahmet olsun o kadar İtalyan siyasetini anlatıyorsunuz.
2008 Cannes Jüri Ödülü hak edilmiş.
Dağınık Yataklar: İlk defa Yeni Rüya'da film izleyeceğim için heyecanlıydım. Zaten sinemaya önyargı dolu gitmiştim. Hatta bu filmde sürekli rahatsız edici bir koku gelmesi -belki oturduğum yerden kaynaklanıyordu- önyargıma dayanak oldu. Gerçi sonradan çoğu filme Yeni Rüya'da gitmemle kırmayı başardım, neyse.Çocukluk dönemlerinde tv'de gösterilen teenage filmlerini alıyorsunuz, tüm kalıplarını yıkıp üzerine baştan bir film inşa ediyorsunuz. Axl'in hayatında büyük yeri olan baba eksikliği, belki de bu yüzden erkek şefkatine ihtiyaç duyması, Vera'nın aşk oyunu ve yalanları. Unmade Beds ile Alexis dos Santos gelecek vaadediyor.
Uzak İhtimal: Normalde kendi listemde yoktu ama sevgili Lüzumsuz'un tavsiyesiyle gittim. Türk filmlerinin çoğu beni şaşırttı zaten ama en çok şaşırtan bu film oldu. Hayat Var'a giderkenki beklentimin ufak bir kısmını bile hissetmiyordum. Festival sonunda ilk 4'te sayabileceğim filmlerimden biri şu anda.Görkem Yeltan'ın oyunculuğunu zaten beğeniyordum, bu filmle senarist yönünü de keşfetmiş olduk. Konusundan bahsetmeyeceğim, bulun, edinin, izleyin, bir şey yapın mutlaka. Gerçekten değer çünkü bu film için.
Gelelim Hayat Var/Uzak İhtimal kapışmasına. Herkes Hayat Var'ı-Hayat Var hakkında da yazacağım- daha çok destekliyordu. Lakin amiyane tabirle Uzak İhtimal aldığı ödüllerle Hayat Var'ı dövdü. Mahmut Fazıl Coşkun "Altın Lale Yılın En İyi Türk Yönetmeni", Nadir Sarıbacak "En İyi Erkek Oyuncu", Tarık Tufan, Görkem Yeltan ve Bektaş Topaloğlu da "En İyi Senaryo" ödüllerini aldılar.
Gölgesizler: Hasan Ali Toptaş'ın romanını okumadım. Zaten Ümit Ünal da filmi romanı unutarak izlememizi söylemişti.Var mı yok mu? Kar neden yağar? Köy nerede? Esas berber kim? Giden geri gelir mi? Sürekli sorguluyorsunuz filmi izlerken. Görüntü açısından karanlık fakat Üç Maymun'u yakalayabilecek kalitede.
Yaz Saati: Beni sinemada uyutan ilk film olma özelliğinden dolayı kutluyorum.
İki Çizgi:Selim Evci'nin ilk uzun metraj filmiymiş. Belki bundan dolayı söyleşide de oldukça utangaç ifadesiyle karşımızdaydı. Evci, son dönemde yükselişte olan kırsal kesim filmi yerine şehirli filminden yana seçim yapmış. İlişkiler üzerine Selin ve Mert üzerinden giderek bir çözümlemeye varmaya çalışmış. Fakat her şey çok yüzeysel kalmış. Sadelikten oldukça hazzederim. Ama yüzeysellikle sadelik birbirlerine çok uzaklar. Sorma fırsatım olmadı ama sanıyorum ki Mert Eminönü taraflarında fotoğraf çekerken arabasının Kadıköy Esat Işık Caddesi'nde çekilmesi gözden kaçan bir mantık hatasıydı.
Pandora'nın Kutusu: Kutu açılıyor, birbirinden bağımsız üç kardeş, bir torun ve bir anneanne çıkıyor. Kardeşlerden en büyüğü Nesrin ana karakterlerle en ilintili olanı. Her iki kuşak da anneanne-torun Nesrin'i sevmiyorlar. Zaten Nesrin de sevilecek bir insan değil. Köye giderken yolda yiyeceği köfteden zehirleneceğini düşünecek kadar takıntılı. Her şey düzgün olsun istiyor.Aylar önce San Sebastian Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü alan Pandora'nın Kutusu, Altın Lale'de Derya Alabora'ya En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getirdi. Zaten benim de fesivaldeki ilk 3'ümde.
Bu arada Yeşim Ustaoğlu çok genç görünüyor. 20'li yaşların sonunda sanıp kıskanmıştım hatta.
Üçüncü Sayfa Haberleri: "Fotoğrafçılık, sinemacılık ve gözlemcilik yetilerini kullanarak, Paris'in Beşinci Bölge Karakolu'nda, elinde kamerayla üç ay boyunca yatıp kalkan ve bu sürede oradaki polis memurlarının güvenini kazanan Raymond Depardon, neredeyse görünmez adama dönüşür." diyor festival kitapçığı bu film hakkında. Türünün belgesel olduğu bilinciyle gittim. Beyoğlu Sineması'nın boyun yamultucu atmosferinde izlerken aklıma da bir dolu soru takıldı. İzlediğim moc documentary miydi yoksa documentary miydi? Üç ay boyunca kapısında yattığın polisler kameraya bir süre sonra alışacaklardır. Ya polis merkezine gelen insanlar? Tecavüz vakasından hırsızlığa kadar onlarca insan görüntülenmiş. Bunlardan sadece ikisinin "Kamera bizi neden çekiyor?" diye sorması, bunun üstüne rahat davranışları garipti.
9.99$: Stop motion tekniğine zaten sarmış durumdayım. Gördükçe içim gidiyor. Ayrıntılar, ayrıntılar. Çok başarılı çok.
İki Bacaklı At: Bacaksız bir çocuğun bacakları olmak. Hem de günde 1$ için. Vücudunu bir at olarak kiralamanın fahişelikten ne farkı var ki?9-10 yaşlarında bacakları olmayan bir çocuk. Onu okula getirip götürmesi için görevlendirilmiş 13-14 yaşlarında bir çocuk daha. Çocuklardan oluşan bir filmde ne gibi bir kötülük beklersiniz ki? Küçük efendi, bacaklarını alan mayına inat tüm nefretini bu kiralık bacaklara kusar. "Benim bacaklarım olsaydı senden daha uzun, daha yakışıklı olurdum." aklımdan çıkmayan sayılı repliklerden.
Günün üçüncü filminden sonra bu filmi izledim. Sinemadan çıktığımda uzun süre boşluğa baktım. Eğer bir tane daha filmim olsaydı kesinlikle izleyemeyecektim.
İranlı Yönetmen Samira Mahmelbaf oldukça genç. 17 yaşında ilk filmi Cannes'a gitmiş.(Kıskan kıskan) 23 yaşında ise Cannes Jüri Ödülü almış. Sinemacı bir ailede yetişmesinin de dünya görüşü ve yaptığı filmler üzerindeki etkisi kesinlikle yadsınamaz. Takhte Siah'ı da çok övülüyor, bulmalı.
11'e 10 Kala: Nejat İşler denilince herkesin aklından-istisna olsam da ben- karizma kelimesi geçer. Madem bu tabuyu yıkmak istiyoruz, 11'e 10 kala'daki kapıcı Ali'yi izleyelim.Filmin farklı bir atmosferi var. Koleksiyoncu Mithat Bey'in evi-sürekli lafımı bölüyorum ama koleksiyonlara bayılıyorum- her kadraja girdiğinde eski ve toz kokusunu hissedebiliyorsunuz. Film, Altın Lale'de de Jüri Ödülü'ne sahip oldu. Bana göre festivalde izlediğim filmler arasında da kesinlikle ilk 3'e girer lakin Kerem Akça, ulusal yarışmadaki filmlerin kalite sırasında 13.lüğü layık görmüş. İki Çizgi'yi bile 3. sıraya koymuşken bu filmi nasıl bu kadar kötüleyebilir anlamıyorum.
Öteki: Mayınlı Bölge'den izlediğim tek film buydu. Çok fazla beğenir miyim beğenmez miyim endişesi yaşamamıştım. Haklı da çıktım zaten. İlişkinin bittiği noktadan sonraki dönemde Anne-Marie'nin nevrozlarını, sinir krizlerini, paranoyalarını yakından izleme fırsatı buluyoruz. Film bazen ötekinin yine kendisi olduğuna inandırıyor bizi. Konu açısından basit, işleniş açısından güzel.Not: Ateş etme sahnesinde ön koltuklardan uykudan uyandırılmış edasıyla yüksek bir sesle "Aha kendini vurdu!" cümlesi işitildi.
Hayat Var: Sanırım hakkında en zor yazacağım film bu olacak. Mahalle baskısı var üstümde. Herkes beğendi de bir tek ben mi beğenmedim? O kadar övgüye rağmen sadece Ulusal Yarışma’da FIPRESCI Ödülü'ne layık görüldü.Az diyalog, güzel. Kendi halindelik, güzel.
Yalnızlığı işliyoruz değil mi? Hayat'ın çevresinde bir dolu insan var. Babası, dedesi, annesi, annesinin kocası, üvey kardeşi, bakkal, hayat kadınları ve "tavşanım" diyen teyze. Bunlardan yalnızca tavşan teyze Hayat'a yakınlık gösteriyor. Diğerleri kendi derdine düşmüş insanlar zaten. Buraya kadar güzel.
Peki... Kızın yalnız başına mırıldanarak gezdiği sahneler çok ama çok uzatılmıştı. Gerçekten bir süre sonra dikkatimi verme eksikliği çekmeye başladım. Sonunda ona şarkılar söyleyen çocukla kaçar. Filmin sonuna kadar realist devam eden bu senaryoya peri masalı sonu olmuş mu? I-ıh olmamış.

Tapınma: Gizemli hava mı yaratılmaya çalışılmış, yoksa gerilim gibi mi çözemedim. 3 film izledikten sonra sapasağlamken kafamı yoran günün 4. filmi.
Anna İle Dört Gece: Zebercet'ten bile daha yalnızdır Okrasa. Karşı evde gözetlediği bir hemşireye aşık olur. Dört gece boyunca evine girerek sevdiği bu kadın için bir şeyler yapar. Düğmesini dikmesinden, ojesini sürmesine, bulaşıklarını yıkamasına kadar o kadar iyimser bir aşıktır ki asla sapık olarak adlandıramazsınız.Yönetmen Jerzy Skolimowski filmden önce kısa bir konuşma yaparak filmi bize takdim etti. Ayrıca Altın Lale'de Yaşamboyu Başarı Ödülü aldı.
Ricky: Daha önce Ozon'un yalnızca 8 Femmes'ini izlemiştim. Pek hoşuma gitmişti. Bu sene festivalde Ozon filmi olduğunu ise çok tesadüfi bir şekilde öğrendim. Film boyunca agucuk bugucuk bir moddasınız zaten. Gerçek üstü ögeleri olmasına rağmen normal bir şeymiş gibi yansıtılması pek hoştu. Hiç sıkılmıyorsunuz. Sonucu başta gösterme ayrıntısına da bayıldım. İyi ki varsın Ozon!
Milk: Sean Penn ve eşcinsellik? Önüme birkaç seçenek koyulsa ve şıklardan birinde Sean Penn olsa bu rolü onun oynayacağına hayatta ihtimal vermezdim. Adam 21 Gram'da falan oynamış, erkeksi.Neyse, son filmim Milk'ti. Rexx'te izledim.
Harvey Milk gerçek yaşamdan alınmış bir karakter. Eşcinsel haklarını savunması ve aktivizm hareketinde öncülük yapmasının da katkısıyla 70'li yılların sonunda San Francisco'dan meclis üyesi seçilir. Birkaç ay sonra Dan White tarafından öldürülür. İlginç olan ise Dan White bu suçtan dolayı sadece 5 yıl hapis cezası almış. Avukatları White'ın depresyonda olduğunu, yediği abur cuburların da bunu daha kötü bir hale getirdiğini savunmuşlar. Basın ise buna Twinkie Defense demiş.
Milk, Aktivizm yüklü ve Hair tadında bir film olmuş.
Bunu koymazsam içim rahat etmezdi. :)
AKBANK ISTANBUL FILM FESTIVALI REKLAM FILMI from Cagri Alici on Vimeo.
20 Nisan 2009 Pazartesi
Tv

Televizyon okumama rağmen hiç televizyon izleyen biri değilim. Ayda 1-2 defa, geceleri her şeyden çok sıkıldığımda bakıyorum ne var ne yok diye. Dün gece kanalları gezerken Show Tv'de bir kadın futbol yorumcusuna rastladım, seksist falan değilim ama gerçekten komik geldi. Fox Tv ise hala Çocuklar Duymasın'ı yayınlıyordu. "Hem çok şey değişmiş, hem de hiçbir şey değişmemiş." diyerek televizyonu kapadım. Uyumak daha mantıklı geldi.
14 Nisan 2009 Salı
Across The Universe/Beatles
Peki ya Across The Universe soundtracklerinin orijinal hallerinden daha iyi olmasına ne demeli?
Günün anlam ve önemine de uygun olsun o halde:
Günün anlam ve önemine de uygun olsun o halde:
7 Nisan 2009 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



